11 Ekim 2012 Perşembe
hepimiz birilerinin eski sevgilisiyiz - tuna kiremitçi
doğan kitap
15-
mutluların romanını yazsanız kimse okumaz, piyesi sıkıcı olur, şiiri deseniz hiç çekilmez. dertsiz bir çiftin filmine kim katlanır?
sadece magazincilerin değil, edebiyatçıların da hazzetmediği çiftlerdir mutlu ve istikrarlı olanlar. "malzeme" vermezler çünkü.
16-
mutlu çiftler birbirine benzer ama her mutsuz çiftin kendine has bir mutsuzluğu vardır.
18-
yani kafamıza zorla sokulmuş kaygılar bunlar. yoksa eğer kimseye maddi olarak muhtaç değilsek, aslında tek başına yapılabilecek en kral işlerden biridir ölmek.
uzanırsınız yatağa, getirirsiniz kelime-i şahadet, oh...
tek başına yapılamayacak bir şey varsa, o ancak aşk olabilir.
yalnız ölmekten korktuğumuz için ıskalayıp sonra da hayat boyu hasretini çektiğimiz şey.
71-
hiçbir gerçek şarkı bizi dinlemeden önceki halimizde bırakmaz: illa ki fark yaratır. yaratmıyorsa şarkı falan değildir: gökkubede yalancı bir sedadır.
gerçek şarkıları önce hissettirdikleri için dinleriz, sonra ilk dinlediğimizde ne hissettiğimizi hatırlayalım diye.
şahsi mitolojimizi bu sayede yazarız; nameleriyle kendimizi kahramanlaştırır, sonra da hayat denen devin karşısına yalın kılıç çıkarız.
- hepimiz birilerinin eski sevgilisiyiz-
bazılarımızın anıları henüz taze, bazılarımızınkiler arada nüksediyor.
bazılarımız yaşananları madalya gibi taşıyor göğsünde, bazılarımızda vahim yara izleri... bazen rüyada görüyoruz eskilerden bir yüzü, bazen o yüzün yerine karşımızda bir boşluk...
bazılarımızın yüzü gözü telefon kesikleri, bazılarımızın kulağında siren sesi... bazen yaşam kadar gerçek, bazen de yaşamak gibi sahte...
ama ne inançlarımız, ne tuttuğumuz takım ne de okudğumuz kitap. sevdiğimiz yemek, siyasi fikir ya da milliyet de değil.
şu hayatta bizi birleştiren en büyük ortak payda: birbirimizin geçmişindeki, bir kalpten öbürüne akan izlerimiz.
kaderlerimiz eski sevgililik müessesesi sayesinde birleşiyor paralel evrenlerde. biten her ilişki başka bir boyutta sürüyor: yapılmamış evlilik törenleri, takılmamış yüzükler, doğmamış çocuklarımız...
gidilecekken gidilememiş şehirler, beraber seyretmek için alınıp raflarda tozlanmış filmler...
"anısı var" diye dinlemediğimiz, oysa bir zamanlar çok sevilmiş şarkılar. ya da tam tersi: aslında hiç işimiz olmayacakken sırf anılar yüzünden ömrümüzün orta yerine Hitit aslanı gibi kurulan şarkılar.
bazen bir merak: kim bilir şu anda nerede, ne yapıyor. omzundaki ağrıya baktırdı mı, yağmurlu günlerde hâlâ sızlıyor mu?
kendini yine dünyanın merkezi mi sanıyor, yoksa görmeyeli nihayet biraz büyüdü mü.
o dövmeyi yaptırdı mı, yaptırmadı mı?
bizi iyi mi hatırlıyor, yoksa sadece hatalarından biri miyiz.
cevapları imkansız olduğundan her gün biraz daha kırılganlaşan bu sorularla yaşıyoruz.
geçmişin cevapları karşımıza bugünün soruları halinde yeniden çıkıyor, Tokyo'da, Hatay ya da Frankfurt'ta...
en büyük ortak payda: hepimiz birilerinin eski sevgilisiyiz. birilerinden izler, dersler ve anılar var hepimizde. bu da en büyük, en masum buluşmayı organize ediyor, kaşla göz arasında.
kalplerimiz randevulaşıyor hiç tanımadığımız insanların kalpleriyle, ruhumuz duymasa da.
-cinsiyetler arası diplomasi-
"kadınlar ve erkekler iki ayrı millettir" der şair Seyhan Erözçelik: "haliyle, ilişkilerde diplomasi şarttır."
diplomasinin Vikipedi'deki tanımıysa şöyle bitiyor:"mecazi olarak, güç bir görüşmede gösterilen ustalık."
okuyunca Seyhan'ı daha iyi anladım: şu dünyada cinsiyetler arası görüşmeler çetin, gösterilmesi gereken ustalıksa yamandı.
kadınlar ve erkekler diplomasi eksikliği yüzünden acı çekiyor, taraflar birbirlerinin dış politikalarını çözemedikleri için nice ilişki mundar oluyordu.
yazarınız o zaman anladı ki, bu konuda bir şeyler yapmak şart.
aklıma yıllar önce, zamanın dışişleri bakanı İsmail Cem ve Yorgo Papandreu'nun uyguladığı taktik geldi.
memleketleri arasındaki bazı çelişkileri asla aşamayacaklarını anlamış, onlara bulaşıp zaman ve enerji israf etmektense çözebilecekleri konulara yoğunlaşmayı seçmişlerdi.
sonuçta kıbrıs ya da kıta sahanlığı gibi, çözümü imkânsız konuların etrafından dolaşıp karşılıklı ticareti ve kültürel ilişkileri güçlendirmeyi denediler.
"denediler de ne oldu?" derseniz bilmem: ama aynı taktik pekâlâ kadın-erkek ilişkilerine uyarlanabilir.
her ilişkinin ömrünü törpüleyen çelişkiler var. bazen tarafların kişiliğinden, bazen de ilişkinin doğasından. bunları asla çözemeyeceğimizi anlamadığımız için boşu boşuna helak ediyoruz kendimizi.
birbirimizin çocukluk travmaları ya da karakter sorunlarıyla uğraşarak zaman kaybediyoruz, Türkiye ve Yunanistan gibi.
oysa bunlara gömülmek yerine beraber yapabileceğimiz şeylere yoğunlaşsak belki her şey farklı olacak. ortaklaşa yaratılacak bir dünyaya, iyi huylarımızdan damıtılacak anlara, ruhumuzun aydınlık tarafına...
bu arada, "diplomasi" sözcüğünün eski Yunanca'daki "diplomata" kavramından geldiğini de size satmak isterim. anlamı: kapanmış dosyalar.
tatsız dosyaları ilelebet kapatmanın yolu da galiba Seyhan'a hak vermekten geçiyor. yani kadınlarla erkeklerin "iki ayrı millet" olduğunu baştan kabullenmekten.
-evler birer küçük cezaevi-
üstat selim ileri, yıllar önce verdiği röportajda "özellikle anne-baba evleri, çocukların hapsedildiği yerler gibi geliyor bana" demiş.
"o çocukların karakterlerini anne, baba belirliyor. sonra belki çocuk kendi karakterini buluyor ama arada on-on beş yıl ziyan oluyor. o nedenler, evler birer küçük cezaevidir."
şahsen evlerden çok evliliklerin zamanla cezaevine dönüştüğünü gözlemlemişimdir.
yani aslında büyükler çekiyor cezayı. çocuklaraysa onların kaderine ortak olmak düşüyor.
tıpku uçurtmayı vurmasınlar filminde annesiyle cezaevinde çile dolduran küçük barış gibi. içine doğduğu şartlara uyum sağlayıp bir şekilde hayatta kalacak.
evde de anne-baba beraber mutsuzsa, yarattıkları sevgisiz dünyada çocuklar da kavruluyor.
"çocukluk travması" dediğimiz bundan ibaret: içine doğduğumuz ve dışına çıkamadığımız bir dünyada survivor oyunu.
malum, her çocuk evden kaçacak kadar cesur değil. sonra o evden kaçamayanlar büyüyor ve ne zaman başları sıkışsa o çaresizlik anına geri dönüveriyorlar.
bazen sıradan olaylar bile tetikleyebiliyor: trafikte bir anlaşmazlık, devlet dairesinde kuyruk, siyasi rakibin sıradan bir demeci.
insan aniden geçiveriyor karanlık tarafa. köşeye sıkıştığı için tırnaklarını çıkaran kedi misali.
sanıyor ki dünya hâlâ çocukken hapsolduğu o sevgisiz hanedir. vezir de olsalar içlerinden gitmiyor bu çaresizlik. insanı acımasız ve empatiden yoksun kılıyor.
etrafınıza şöyle bir bakın: agresif patrona, hırçın futbolcuya, kaza pahasına yol vermeyen taksiciye, kırıcı şeyler yazan köşe yazarına, kükreyen siyasetçiye, aynaya hatta...
yeterince uzun bakarsanız, evden kaçamayan o çocuğun hâlâ yaşadığını göreceksiniz.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder